2 Eylül 2016 Cuma

sen kal ölene kadar






şiir gibiydi, diye geçirirdi aklından. sanki kendini bildi bileli ezberindeydi. mıh gibi derlerdi ya hani, işte tam da öyleydi. özenle seçilmişti sanki. gözleri.. ulu orta anlatılmazdı. uzun uzadıya bakılmaz, bakmadan da durulmazdı. 


şiir gibi, diyordu onu soran olursa. saçlarına getirmezdi hiç lafı. bilirdi çünkü. saçlarını anlatsa şiirlere sığmazdı. gönlü kırılsın istemezdi şairlerin. tüm şiirleri denedi onu anlatabilmek için. tüm şiirler eksik kaldı. üzülecekti şairler, onu içinde saklamasaydı.


ellerini.. biraz başka severdi ellerini. devirin, derdi. devirin bütün şiirleri yeniden yazalım. anası olalım tüm şairlerin. hepsini yeniden doğuralım. kuşları yeniden bırakalım göğe. göğe bakmayı ilk biz bulalım. ellerini, başka türlü nasıl anlatayım.


kulaklarına değdiğinde sesi. susardı sevilen tüm şarkılar. kim, hangi şarkıyı sevdiyse; hangi kuş hangi tınıyla öttüyse, susardı işte.. serçe kuşları havalanırdı uzaklardan, duyulurdu kanat sesleri. bir dalga vururdu kıyıya. bir bebek yutkunurdu. anlatamazdı. ne söylese eksik olurdu.


bir gülüşü vardı ki. iç çektirirdi derinden. size ne! derdi, kalkardı yerinden. kıskanmak dedikleri zerresi etmezdi hislerinin. müptelası olmuştu yazılmamış şiirlerin. sonbaharı gibiydi İstanbul'un, kışı gibiydi Ankara'nın. aklını alıyordu yanında oluşu. aklı durmadan karışıyordu. ah, diyordu. yanındayken özlemek de ne oluyordu. 


kokusunu getirmeyen rüzgarlara dönmüyordu yüzünü. rüzgara ulan! küser miydi insan. küsüyordu. her nefeste onu çekiyordu içine. boynunda bir yer vardı bir tek o biliyordu. yüzünde bir gamze, bir tek o görüyordu. türlü şehirlerin, türlü türlü sokakları hep ona çıkıyordu. mumlarda o yanıyordu. şaraplarda o akıyordu. her renk ona benziyordu. her saat onda duruyordu.



soran olursa susuyordu. gittikçe susuyor. kaldıkça susuyor. içtikçe susuyordu.








"Tuna Velibaşoğlu - Sen Kal Ölene Kadar"
 parçası çalınıyor.








27 Ağustos 2016 Cumartesi

elbette sen






Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen



Bir çift el hissettim omuzlarımda. Silkeleniyordum. Kendine gelmek ne diye sorarlarsa bundan sonra; işte o ânı anlatacaktım artık adım gibi biliyordum. Pişmanlıkla karışmış sinir nöbeti yerini kuytu bir sakinliğe bırakıyordu. Daha önce hiç duymadığım kokular geliyordu burnuma. Kulaklarımda sadece onun sesi yankılanıyordu. Gözlerimi açtığımda artık emin olmuştum yanımda olduğuna. Oysa o kadar inanmıştım ki gittiğine, o kadar kapılmıştım ki yokluğuna.. Kendime gelmenin onun gelmesiyle eş değer olduğunu, işte ilk kez o zaman öğrenmiştim. Ama pişmanlıklarım vardı geçmişten getirdiğim. Türlü yalanlar vardı gözlerinin içine bakamadan söylediğim.  Yokluğunda bir hayli kirlenmişti ellerim. Kirletmiştim geçmişine bakarak gözlerimi. Anlatmak istiyordum aslında, “sen gidince” diyordum, “sen gittiğinde..” Olmuyordu. Susmak ilk defa bu kadar zordu. Susmak, ilk defa bu kadar zor..


Anlatılmayan ne varsa anlıyordu sanki. Kalbimin her nefeste pişmanlığı vuruşunu seziyordu. Susmanın zamanını sanki en iyi o biliyordu. Susmak zamanıydı ve yine en iyi o susuyordu. Dizlerinin üzerine çöktü gözlerime dik dik bakarak. ”Gitmedim! Gitmiyorum!”  dedi ağlayarak. O ân ki hislerimi sorsalardı bana.. Yanardağlar, derdim, patlıyordu. Çınarlar sökülüyordu içimden. Sehpalar devriliyordu. Kuşlarımdan vuruluyordum, peşi sıra serçe kuşlarım ölüyordu. O, ağlıyordu..

Çünkü;  ağlıyordu.

Onu kaybetmenin korkusu, yokluğunun avuntularının üstesinden gelmişti. Tek başına bütün tesellilere yetmişti. Bilsin istiyordum.. Bilsin, çocuklar misali korktuğumu yokluğunda. Sokak lambaları gibi kimsesizliğimi. Kanadı olmayan kuşlar gibi çaresizliğimi. Bilsin de gitmesin istiyordum. Bilsin de bitmesin.
Sanki biliyordu. Ben susuyordum, o duyuyordu.



“Unut” dedi usulca, “yaşanmadı hiçbir şey, ben gitmedim nasılsa..”
Bir şiir mırıldanıyordu, bir şiirde üç mısra..


Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen







31 Temmuz 2016 Pazar

sana lüzum olmayaydı





Baba!
anlatsana nasıl bu kadar yorgun olduğumu, 
anlatsana neden bu kadar dik durduğumu..
bağzı gecelerin yıllarca nasıl sürdüğünü anlatsana onlara.


anlatsana nasıl da korkak olduğumu,
sen öksürünce dâhi korktuğumu,
saklandığım kapıların ardını,
attığın sokakların adını,
vurduğun tokatların tadını anlatsana..

baba susmasana!

anlatsana korkunca gözlerimi sımsıkı kapayışımı,
küçücük ellerimle küçücük yüzümü kollayışımı,
dizlerimin üzerine çöküp de sen gidince ağlayışımı,
anlatsana baba..


hâlâ içimde yankılanan seslerini,
hâlâ oyuncaklara giden ellerimi anlatsana,
anlatsana hâlâ ağlarken kendimi gizleyişimi.
kalbime taktığın çengel iğnelerini her ân hissedişimi anlatsana!


*

en çok da şeyi anlatsana baba..
hani koşup bacağına sarılınca
ensemden tutup da silkeleyişini.
o ân, ağlamaya dâhi kalmayan nefesimi.
Anlat be baba.. bilsinler.

“Nasıl bir çocuktun?” diye soruyorlar bana.
sen anlatsana onlara.



Baba! Susmasana.






29 Temmuz 2016 Cuma

bitti kitap






Gel hadi gidelim,
Hani o adını şiirlerde duyduğumuz şehirlere

Hadi gel


Hani trenlere binmek isterdin hani vapurlara
Yolcu olalım derdin, yol neresi olursa
Hadi gel
Tadı kalmadı şarabın
Bitti kitap
Gidelim


*

Güneş önümüzde doğsun
Ardımızı görmeyelim.
Döneriz sansınlar

Biz hiç dönmeyelim.



19 Temmuz 2016 Salı

Tütün ve Şarap






"Öyle bir aşk ki.." dedi. "Şairleri öldürür, şiirleri kirletir."
"Tütünü çıkar" dedi. "Şarabı getir!"


Rüzgarın tiz ıslıkları koyu bir ayrılığın habercisiydi sanki. Kahverengi kutusundan çıkarırken tütünü ürperdiğimi hissettim. Şaraplar kadehe dolduğunda, eski tütün usul usul yandığında, bu gecenin yağmurlu kör karanlığında bir ayrılığı daha öğrenecektim. Oysa şarabı çok severdim. Tütün yandıkça her ateş söner derdim. O gece farklıydı, o gece hiç hiçbir şey yolunda gitmedi ibrahim.

Ah! çekti derinden. Sanki çınarlar sökülüyordu içinden, sehpalar devriliyordu. Bilmiyordum ibrahim, bilmiyordum öfkesi kaç yanardağ ediyordu? O kahrolası öfkesi aşkını boyuna örseliyordu. Dilim dönmedi üç-beş cümleyi devirmeye, elim gitmedi şaraba, ateş aramadım tütüne. Hiçbir şey yerli yerinde değildi o gece. Sanki hep gelip geçtiğimiz yollar bildiğimiz yerlere çıkmıyordu. Sanki defalarca okuduğumuz kitaplar aynı sonla bitmiyordu. Hani bardağın boş tarafı hep boştu ya. Hani doluya koysan almaz da boşa koysan dolmazdı ya. Hani ak akçeler yaramazdı ya kara günlerde hiçbir işe. Bunlardan sebepti işte.
Ah! diyordu. Sonra uzunca susuyordu. Zihninin oyunlarına kanıyordu her zaman. Saklambaç oyunlarının en gözde körebesi oluyordu. En çok kendini ararken en çok kendi kayboluyordu. Aşk mıydı bu?

Ta içindeydi zehir zıkkım gibi. Atsa atamaz çekip vursa yapamazdı.

O gece ilk kez böyle görmüştüm gözlerini. "Ağlat beni!" der gibiydi. "Ağlat ki öfkem boşalsın gözlerimden, ağlat ki geleyim üstesinden!"

Bazı sözleri hançer gibiydi. "Dostum" dedi. "Sen iyi bilirdin aldatılmayı.."

Bilirdim elbet. Bilirdim de anlatılmazdı.
"Bu yaranın melhemi yok!" desem olmaz.
"Öfken hiç dinmeyecek!" desem olmaz.
Kağıt kesiği bir acı, nasıl anlatılır?
Anlatılmaz. Ben sustukça o bağırıyordu avaz avaz.

"Şimdi!" diyordu. "Şimdi olmalıydı Süreya, yazmalıydı bir şiir daha.." Olacak şey değildi ya, olsun istiyordu.


Gözlerindeki acı, şarabın kırmızına yansıyordu.
Bir yudumda aşk, bir yudumda acı.




Şarabın tadı mayhoş,
Biz körkütük sarhoş..





24 Haziran 2016 Cuma

yeniden





yeniden ibrahim
yeniden,
ezbere bildiğim şiirler gibiyim
içimdeki çocuk gibi
beslediğim serçe kuşları gibi



ibrahim
ben
yeniden,
devirdiğim cümleler gibiyim
beklediğim sabahlar
sevdiğim sokaklar
eskimeyen şarkılar gibiyim



ibrahim
bir ben varım yeniden
bir gülüşü
bir de saçlarının omzuna dökülüşü





15 Haziran 2016 Çarşamba

bir not






Ne anlatayım ki var olduğuma bile emin değilim. Benim bir ikiz kardeşim vardı. O kadar birbirimize benzerdik ki.. Boynumuza taktıkları bir kurdeleyle bizi güç bela ayırabilirlerdi. Bir sabah yıkanırken kurdelelerimizi çıkardık. Birimiz boğuldu. Hangimiz olduğu hiçbir zaman anlaşılmadı.