12 Mayıs 2015 Salı

Biri


Biri gelse şimdi, bana bilmediğim masallar anlatsa.
Sabahları gecelerden yırtıp ayırsa.
Biri gelse de,
Işıkları yaksa.

Biri gelse yanıma,
Yatağımdan hayaletleri kovsa,
Yerlerine masallar koysa.

Biri gelse,
Başımı omzuna yaslasam.
Sussam,
Hiç konuşmasam..

Kalbim atsa,
Aldığım nefesten içimi anlasa.

Tam da şimdi.
Gelse biri.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Düştü



Uçmak lazım oldu.

Kanatlarımı takındım.

İki çırptım,

Martının kanadına takıldım.

Sendeledim,

Buluta düştüm.

Gerçek değildim,

Düştüm.

Martı bana kızdı,

Ben de buluta küstüm.





6 Mayıs 2015 Çarşamba

Geçmişini Arayan Adam.


Her yeni gün güzelliklere gebe değil miydi özünde? Yarından korkmanın zehri genzini neden yakıyordu?

Çiçeklenen ağaçlar neden bal tadında huzur müjdelemiyordu artık? Ilık rüzgarlar neden lezzetli kokular sunmuyordu?

Unutmak insana özgüyken neden en çok da o unutamıyordu? Neden her ağladığında hapsoluyordu çocukluğunun içine? Zamanın duvarlarına çarpmak neyi anlamlı kılıyordu geçmişinde? Jilet kesiği acıları ne anlıyordu gün yüzüne çıkmaktan? Adını koyamadığı korkuları, huzurları gölgelemekten ne anlıyordu?

Öfke nöbetleri tutuyordu ruhu, yüreğinin cepleri oynayamadığı oyunlarla doluydu. Uçurmadığı uçurtmalar her ağladığında karşısında dururdu.

-

İçinde birike duran çaresizliği düşünüyordu o sabah. Yarı karanlık sokakta kısa adımlar atarak ilerliyordu. Saat altıyı vurmuştu, sokak ışıkları hala yanıyordu.
Yağmur henüz dinmişti. Bu yüzdendi taze biçilmiş çimen kokusu. Dalgaların sesleri martıları uyandırıyordu ve rüzgarın armonisine karışıyordu martıların çığırtkan günaydınları. Sanki günlerdir yürüyordu.


O gecenin diğerlerinden farklı olduğunu biliyordu. Aklına gelmeyen tek şey vazgeçmekti. Çünkü duyuyordu. Geçmişinin duvarları bir başka kütürdüyordu. Beyninin zulalarını yokladı. Cevaplarına sorular arıyordu. Bulamadıkça güneş doğuyor, bulamadıkça güneş batıyordu.



4 Mayıs 2015 Pazartesi

Haydi.



Haydi kalk gidelim uçurtma olup uçmaya. Haydi, gidelim kuş olup da kanatlanmaya. Bisiklete binelim olmadı, adalardan rüzgara karşı.

Haydi kalk da kayısı ağaçlarına tırmanalım Fatma teyzeye inat. Bal gibi kayısı kokalım akşama kadar. Tozu dumana katalım saklambaç oyunlarında.

Sen kalk biz pamuk şeker alalım Orhan amcadan. Ağzımıza yüzümüze bulayalım yapış yapış.
Olmazsa top oynayalım koşmaktan ciğerlerimiz yanana kadar.

Haydi kalk, sen mızıkçı ol. Küsüp barışalım umarsızca.

Deden gazoz alsın bize gofretle. Sevinçten koşarken kırayım şişesini eskisi gibi. Ağlayayım da ‘Bi sen iç, bi ben.’ de bana.

  Haydi hayaller kuralım yeniden. Tutunalım sokakların ışıklarına, akşam olurken ağlayalım beraber. Koşarken yorulalım. Dondurma boğazımızı şişirince anlasın annemiz gizlice yediğimizi. Meyveleri yıkamadan yiyelim de hiç yaralar çıkmasın ağzımızda.

Haydi Kalk.

 Kağan’ın babası bisiklet almış, gidip bir tur isteyelim. İsteyelim de vermesin. ‘Önümüze gelene bir tekme!’ atmadan bitirmeyelim Çarşamba akşamlarını.

 Sen kalk da çizgi film izleyelim bizim televizyonda. Sen Jetgiller diye ağla, ben Bugs Bunny diye. Günler yine parlasın ellerimizde. Güneş yeniden doğsun gözlerimizde.

Haydi kalk, elbet bulunur çaresi. Uçurtmalarımızı yırtsınlar, topumuzu kessinler olmadı bisikletimize binsinler.

Sen kalk. Kalk.



Eylül



Eylülün nasıl da başkadır şiirlerde yeri.

Bazen düşünürüm; şair mi olmalı yoksa şiir mi kalmalı insan. Hangisi daha fazla layık olmaktır Eylüle?
Salaş sonbaharlara ne denli çekidüzen verir Eylül? Ortalığa dökülen yaprakları nasıl da şiirlere süpürür? Mevsim sonbahara döndüğünde nedendir Eylülün şairlere mesken oluşu? Takvimler Eylülde bekledikçe neden tadı bir başka olur şiirlerin? Sonbahar yağmurlarıyla nasıl olur da sağanak sağanak Eylül yağar şiirlere?

Şiir olmak mı daha yeğdir şair kalmak mı? Hangisi en’idir hayatın? Hangisi daha’dır diğerinin yanında? Şair olmadan şiir, şiir olmadan şair olunur mu acaba?
Peki Eylül, nerededir? Şair mi olmak da, şiir mi kalmak da?

Düşünürüm de çıkamam işin içinden..
Şair olsam Eylülde şiir yazmak,
Şiir olsam Eylülde yazılmış olmak,
Ve ben aşk olsam Eylülde yaşanmış olmak isterim.

Bunu bilir, bildiğim gibi söylerim.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Günaydının Sabahı


Bir sabah en keyifli günaydınlarla uyanmaya başladığını hatırladı. En karanlık geceler tek bir günaydınla silinip gitmişti adeta. Bir gülümseme, tek bir kelimeye buncasına güzelliği nasıl sığdırabilirdi? Hayret bir şeydi.

"Bir günaydın." diye düşündü. "Bir sabaha hiç yakışmamıştı bu kadar?"  Günaydın diyemedi karşısında. Alışık değildi ki güneşin odasında doğmasına. Rüya dese değildi, gerçek olmak için de fazla enfesti. Kalbini hissediyordu, göğüs kafesinin duvarlarında hırpalıyordu kendini. Küçük bir serçenin kalbi gibi atıyordu pıtır pıtır. 'Uyanmak, sadece uyanmış olmak mutlu edebilir miydi bir insanı?' Taze demlenmiş çay kokusu sinmişti odasına, güneş ışıkları eskimiş perdeyi yırtıyordu adeta. Aydınlık, çay bardağından tüm odaya yansıyordu. Gözlüğünü ararken kuş seslerini fark etti. Onlar hiç bir sabah böyle ötmemişlerdi. Acaba daha önce hiç ötmüşler miydi? Doğrulup kalktığında ilk adımını atan bir bebek gibi hissetti kendini. "Şey.." dedi. "İlk adımı nasıl atıyorduk?"

Gözlüğünü taktığında yerli yerine oturdu her şey. Masa her zamanki yerindeydi. Çayın kokusu, onun kokusuna karışmıştı. Taze çiçekler gibi kokuyordu. Gülümsemesi mi daha güzeldi, saçlarının omzuna dökülüşü mü? Hangisini seyretmeliydi uzun uzun. Düşünceleri 'ellerine' gitmesin diye gayret ediyordu. Elleri.. Hayret bir şeydi.

Düşünceleri bıçak gibi kesilmişti. O, bir şarkı mırıldanıyordu masadaki papatyaları kırık vazoya yerleştirirken. Sanki kuşlar eşlik ediyordu ılık rüzgarlarla. Kuşları kıskanmadan edemedi. 'Ne kadar da lezzetliydi dudaklarında sözler' diye geçirdi aklından. Dinledikçe derine, en derine çekiyordu ruhunu.

"Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamam
Yoluna adadım ömrümü ben sensiz olamam."

Bir ses, bunca gürültüye tek başına yeterdi. Günler nice güzel sabahlara gebeydi onunla. Nice güzel kahvaltılar bekliyordu sırada.  Yapılacak çok şey, görülecek çok yer vardı.
Ona yaklaştıkça artıyordu kokusu. Adım atmak hiç bu kadar anlamlı olmamıştı o küçücük odasında. Sarıldı çiçekleri düzeltirken arkasından. Kokusundan yeşeriyordu sanki ciğerleri, içine doluyordu tüm ilk bahar çiçekleri. "Günaydın" dedi.

-

Zaman nasıl geçebilirdi? Saatler nasıl bitirebilirdi ömür denilen mesafeyi? Güneş nasıl vazgeçerdi doğmaktan? Nehirler nasıl durabilirdi akmadan? Olmazdı.

Aşk var oldukça dünya son bulmazdı.



29 Nisan 2015 Çarşamba

Sızı



Doğanın çaresiz ürpertilerini hissediyordu. Geçmeyen günlerin ızdırap yükü omuzlarının karanlık süsü olmuştu. Belki'lerin umutlarını keşke'ler katlediyordu arka sokaklarında. Arka sokakları tenhaydı. Pis kokular duyuyordu. Midesinin kıvrılan bulantısına engel olamıyordu. Geceler, tozlu çatı katında güne kavuşmuyordu sanki. Soğuk işlerken iliklerine, sessizlik kulaklarında çınlıyordu. Rüzgar onun duyamadığı ıslıklar çalıyordu.

Düşünmekten alamıyordu kendini. Önce elleri geliyordu aklına, sonra serçe parmağını nasıl da öptüğünü hatırlıyordu. İncelerden daha inceydi hissettiği sızı. Keskindi. Bir tarafı düşünmemek doğruluğuna inanırken diğer tarafı onu unutmaktan korkuyordu. Zaman duruyordu. Hava soğuyor, yağmur tıkırtıları ahşap pencereyi okşuyordu. Yağmur, salebi hatırlattı. Ona yaptığı sıcak salepleri, sıcacık battaniyeyi ve gözlerini ayırmadan izledikleri muhteşem filmi hatırladı aniden. Sonra tarçın kokusu geldi burnuna. Yorgundu. Gece olalı çok olmuş fakat sabah hala ufukta yoktu. Onsuzluk dört duvara çarpıyordu ruhunu. Kalbi türlü oyunlar oynuyordu. Kaçıncı gecesiydi bu, kaçıncı saatiydi aşk denilen kabusun, bilmiyordu.

'Gelse' demeye zor varıyordu dili. Bir kere görse sanki ölecekti. Bir kere sarılsa, eli yüzüne bir kez daha değse yırtılacaktı yüreği.

Gökyüzü bulutlara gebeydi ve özlemek kötü biriydi. En çoğuydu özlemleri. Ellerinin resimlerini göz kapaklarına gizlemişti. Dokunuşlarını teninde beslemişti.

Bu zamansız gidişini unuturdu, geri dönseydi eğer. Dönmemişti. Zaten hiç sevmemişti.
Soğuk duvara sırtını yasladı. "Olsun." dedi. "Sabah olsun artık."

-



Bilmiyordu. Gün olacak, devranlar dönecekti. Giden, 'Serçe parmağımı senin gibi kimse öpemedi..' diyerek geri gelecekti.