23 Eylül 2016 Cuma

Esaslı Meseleler






Yazmak başından beri esaslı mesele. Olmuyor öyle hemen kağıdı kalemi almakla eline. Şimdi ben sana neyi anlatayım bilmiyorum. Ya da neyi anlatmayım? Neresinden tutup da çevireyim cümleleri nasıl devireyim bilmiyorum. En sevdiğim şairden mi konu açsam acaba? Ya da az önce geçtiğim sokaktan mı bahsetmeliyim sana? Bakkal veli amcaya getirsem mi lafı, hani sokağın başındaki hani kır saçlı? Ben sana sevdiğim şehirleri anlatsam ister misin? Mırıldansam dinler misin sevdiğim şarkıları? Otursak seninle bir sahil kasabasında, uzaklardan kuşlar havalansa, kanat seslerini duyunca sevinsek inceden gülümseyerek. İki çay söylesek, biri demli biri açık. Sevdiğim renkleri sıralasam. Ha unutmadan sevdiğim yemekleri. Domatesli, aci biberli.


Ya da en iyisi sorsam ben sana. Uçurtma uçurdun mu mesela? Koştun mu ciğerlerin yanana kadar? Büyüdün degil mi sen de, içim çocuk desen neye yarar? Gazoz içmeyi sever misin? Benden olsun bu kez. Gel, otur. Kıralım iki lafın belini başka türlü azalır mı dertlerin bütünü. Çocukluğumdan bahsedecegim sana. Tamamdır karar kıldım sonunda.

* 

Genzime kaçan leblebi tozunu anımsadım birden. Yokuş aşağı giderken kırılan bisikletimi, kanayan dizlerimi, babamın bıçak misali sözlerini. Ne zaman çocukluğum gelse aklıma terazisi bozuk bir şair çıkar içimden. Neyi nereye koyacağını bilmeyen. O malum şiiri bir türlü bitiremeyen. Sonra küfürlerini duyarım babamın. Katran karası küfürlerini. Kaçmak isterim kendimden. Korkularımdan, yüzleşmekten, en çok da yenilmekten kaçmak isterim. Türlü türlü gecelerin, hep güzel sabahları olsun isterim.


Çocuktum ya hep hayal kurardım işte. Güneş olurdum bazen gecelerden korktuğum için. Şiir olurdum bazen küfürlere doyduğum icin. Bisiklet olurdum. Gemi olurdum. Kuş olurdum. Kendimden kaçmak icin kendimden başka ne varsa o olurdum işte. Susmak çare değildi de konuşmazdım pek de. E bilmiyorduk büyümeyi. Gün olur devran döner derlerdi. Gün oldu da devran pek dönmedi. Çile çektikçe bitmedi. Ben şimdi ne yazayım sana. Ucu-bucağı yok anlasana.


Birgün kayısı ağacına tırmanmıştık Fatma teyzeye inat. Bal gibi kayısı kokmuştu ellerim. Çok beddua ederdi Fatma teyze. Ama tutmazdı hiç nedense. Kağan'ın babası bisiklet aldı birgün. İki tur istedik vermedi. Bir topum vardı, kırmızı. Kestiler, sustum. Babam küfür etti her akşam sustum. Çocuktum ulan çocuktum.


Neyse. Ben sana en sevdigim şehirleri anlatayım mı ne dersin?




16 Eylül 2016 Cuma

Son Cümle





O gün bütün güzelliğini alıp gelmişti gülüşlerin yine...O güzel ağzın her hareketinde başkasını sevdiğini söylüyordu bana...Duymamaya çalıştım defalarca. İnatla inandırmaya çalıştım kendimi şaka yaptığına.. Oysa o gün o kafede seni sevdiğimi söyleyecektim aslında sana.. Kalbime bir türlü söz geçiremediğimi söyleyecektim..Sensizliğin yaptığı işkenceleri, hayallerinin uykumu çalışlarını gecelerimde.. O gün o kafede sımsıkı sarılacaktım sana. Önce titreyecektim biraz kızaracaktım da.. Kızmayacağını bilerek kızmandan korkacaktım. Dinleyip bakacaktın gözlerime.. En güzel yerinden bir parça gülüşünü verecektin tatlı niyetine.. İçtiğim en güzel çay olacaktı bardağımda duran çay.. Ama sen başkasını sevdiğini söylüyordun. O gün o kafede kaybettim senin için sakladığım son umudumu.. Öyle bir sızı yerleşti ki yüreğime.. Ve ben o gün o adını bilmediğim kafede söyleyemedim seni sevdiğimi.. Ben ki kaç kere deneyip yapamamıştım bunu.. Şimdi sana sorsam sen olsan benim yerimde?..




Sen mutluydun sevdiğini söylerken, hep öyle gülsün o bakmaya kıyamadığım gözlerin..  Nasibimi almıştım hayattan.. Senin için kurduğum son cümleydi o gün ÇEKİLİYORUM BU AŞKTAN..







Mart, 2010



 ( eski blogtan, eskimden )
http://www.blogcu.com/kullanici/corpse07










attila ilhan-dan bi-şiir







Yangınlar yaraladı ruhumu,

Çok acılar biriktirdim,

Ama bu sitem sanadır

Aklımı firara vermişim zaten,
öyle bir küsüp gidişin vardı ki..
Umarsız.. Vefasız.. İnsafsız!
Sen şimdi gülüp eğlenmekte
mutlu bir bayramdasın nasıl olsa..
Hani her bende sen vardın da,
meğer hiçbir sende ben yokmuşum ya,
işte öyle bir şey...

Bende de biten... sevdanın son elvedasıdır bu satırlar..

Her bitiş yeni bir şiire gebe..

Nerden baksan kocaman bir hüzün bulutu,
nerden baksan yabancılık...
Nasıl yorumlarsan yorumla,
her dilde aynı sızıyı hatırlatır yalnızlık,
ve evlat acısı kadar koyar insana
‘aşkım’ sözcüğünden ayrılmak!


Neyse..




Nisan, 2010



 ( eski blogtan, eskimden )
http://www.blogcu.com/kullanici/corpse07




YOK






Hiçbir şey yazasım yok bugün..
Yas tutasım da yok gidenin ardından, aslında hiç gelmemiş olmasını farketmeme üzülesim de yok..
Zararın neresinden dönersen kârdır diye kurtardığım kalbimin yeniden emeklemeye başlamasının sevinci de yok üzerimde..
Aşk yaftasını yapıştırarak bir hiçliğe bu kadar bağlandığıma şaşırasım da yok..
Ne başın sağolsun diyesim var kendime ne de canın sağolsun..
Mutlu değilim ama eskisi gibi ağrılarımda yok..
Sessiz ve acıtmadan yontuyorum kalbimdeki umutları..
İçinde O olmayanlar yeter diyorum..
Yükünü hafifletiyorum kalbimin, kendi yükümü hafifletiyorum kalbimle..
Derin nefesler alıp veriyorum..
Unutuyorum ben..
Evet, evet sonunda unutuyorum..
Hiçbir şey de yazasım yok diyorum yazarken..
Hani acır ama yiğitliğine zeval gelmesin diye yapma yapma gülümsersin ya, tam da öyle yontup attıklarımdan geriye kalanlar..
Aslında cok şey yazasım var ama yok diyorum..

*

Umut ve unut , bir harfle ayrılan iki kelime nasıl bu kadar bağlıyken birbirine ayrılık yüklüler anlamlarında?..
Soruyu sordum ama yazacak bir cevabım yok..








Mart, 2010



 ( eski blogtan, eskimden )
http://www.blogcu.com/kullanici/corpse07





Bİ HAYAT







Bir hastane odasından
Tesadüfen tutundum hayata
Farkında değildim hiçbir şeyin
Şaşkın küçük ve güçsüzdü bedenim
Ağlamayı öğrenmeden kabullendim
Düşlerim oldu


Yürüdüm, düştüm


Çocukluk geçerken az önce çocuktum.
Genç olurken çocuk olduğumu öğrendim.
Arkamdaki çocuğa bakarken önümdeki genci göremedim.
Çok aceleye geldim.
Sonra genç oldum,
Karanlık bir sokakta vurdular beni
Cesedimi yağmur delik deşik ederken
Bir tek O vardı yanımda,
Hiç sevemediğim O küçük çocuk.
Ben öldüm,
O da öldü…
Yağmur bizi sessizce gömdü…






Mart, 2010







( eski blogtan, eskimden )
http://www.blogcu.com/kullanici/corpse07

2 Eylül 2016 Cuma

sen kal ölene kadar






şiir gibiydi, diye geçirirdi aklından. sanki kendini bildi bileli ezberindeydi. mıh gibi derlerdi ya hani, işte tam da öyleydi. özenle seçilmişti sanki. gözleri.. ulu orta anlatılmazdı. uzun uzadıya bakılmaz, bakmadan da durulmazdı. 


şiir gibi, diyordu onu soran olursa. saçlarına getirmezdi hiç lafı. bilirdi çünkü. saçlarını anlatsa şiirlere sığmazdı. gönlü kırılsın istemezdi şairlerin. tüm şiirleri denedi onu anlatabilmek için. tüm şiirler eksik kaldı. üzülecekti şairler, onu içinde saklamasaydı.


ellerini.. biraz başka severdi ellerini. devirin, derdi. devirin bütün şiirleri yeniden yazalım. anası olalım tüm şairlerin. hepsini yeniden doğuralım. kuşları yeniden bırakalım göğe. göğe bakmayı ilk biz bulalım. ellerini, başka türlü nasıl anlatayım.


kulaklarına değdiğinde sesi. susardı sevilen tüm şarkılar. kim, hangi şarkıyı sevdiyse; hangi kuş hangi tınıyla öttüyse, susardı işte.. serçe kuşları havalanırdı uzaklardan, duyulurdu kanat sesleri. bir dalga vururdu kıyıya. bir bebek yutkunurdu. anlatamazdı. ne söylese eksik olurdu.


bir gülüşü vardı ki. iç çektirirdi derinden. size ne! derdi, kalkardı yerinden. kıskanmak dedikleri zerresi etmezdi hislerinin. müptelası olmuştu yazılmamış şiirlerin. sonbaharı gibiydi İstanbul'un, kışı gibiydi Ankara'nın. aklını alıyordu yanında oluşu. aklı durmadan karışıyordu. ah, diyordu. yanındayken özlemek de ne oluyordu. 


kokusunu getirmeyen rüzgarlara dönmüyordu yüzünü. rüzgara ulan! küser miydi insan. küsüyordu. her nefeste onu çekiyordu içine. boynunda bir yer vardı bir tek o biliyordu. yüzünde bir gamze, bir tek o görüyordu. türlü şehirlerin, türlü türlü sokakları hep ona çıkıyordu. mumlarda o yanıyordu. şaraplarda o akıyordu. her renk ona benziyordu. her saat onda duruyordu.



soran olursa susuyordu. gittikçe susuyor. kaldıkça susuyor. içtikçe susuyordu.








"Tuna Velibaşoğlu - Sen Kal Ölene Kadar"
 parçası çalınıyor.








27 Ağustos 2016 Cumartesi

elbette sen






Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen



Bir çift el hissettim omuzlarımda. Silkeleniyordum. Kendine gelmek ne diye sorarlarsa bundan sonra; işte o ânı anlatacaktım artık adım gibi biliyordum. Pişmanlıkla karışmış sinir nöbeti yerini kuytu bir sakinliğe bırakıyordu. Daha önce hiç duymadığım kokular geliyordu burnuma. Kulaklarımda sadece onun sesi yankılanıyordu. Gözlerimi açtığımda artık emin olmuştum yanımda olduğuna. Oysa o kadar inanmıştım ki gittiğine, o kadar kapılmıştım ki yokluğuna.. Kendime gelmenin onun gelmesiyle eş değer olduğunu, işte ilk kez o zaman öğrenmiştim. Ama pişmanlıklarım vardı geçmişten getirdiğim. Türlü yalanlar vardı gözlerinin içine bakamadan söylediğim.  Yokluğunda bir hayli kirlenmişti ellerim. Kirletmiştim geçmişine bakarak gözlerimi. Anlatmak istiyordum aslında, “sen gidince” diyordum, “sen gittiğinde..” Olmuyordu. Susmak ilk defa bu kadar zordu. Susmak, ilk defa bu kadar zor..


Anlatılmayan ne varsa anlıyordu sanki. Kalbimin her nefeste pişmanlığı vuruşunu seziyordu. Susmanın zamanını sanki en iyi o biliyordu. Susmak zamanıydı ve yine en iyi o susuyordu. Dizlerinin üzerine çöktü gözlerime dik dik bakarak. ”Gitmedim! Gitmiyorum!”  dedi ağlayarak. O ân ki hislerimi sorsalardı bana.. Yanardağlar, derdim, patlıyordu. Çınarlar sökülüyordu içimden. Sehpalar devriliyordu. Kuşlarımdan vuruluyordum, peşi sıra serçe kuşlarım ölüyordu. O, ağlıyordu..

Çünkü;  ağlıyordu.

Onu kaybetmenin korkusu, yokluğunun avuntularının üstesinden gelmişti. Tek başına bütün tesellilere yetmişti. Bilsin istiyordum.. Bilsin, çocuklar misali korktuğumu yokluğunda. Sokak lambaları gibi kimsesizliğimi. Kanadı olmayan kuşlar gibi çaresizliğimi. Bilsin de gitmesin istiyordum. Bilsin de bitmesin.
Sanki biliyordu. Ben susuyordum, o duyuyordu.



“Unut” dedi usulca, “yaşanmadı hiçbir şey, ben gitmedim nasılsa..”
Bir şiir mırıldanıyordu, bir şiirde üç mısra..


Her şeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen